d8a70723-8eb4-49e1-8d28-872efb81fb77unknown

“İŞKENCEYE SIFIR TOLERANS”

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ hakkında HDP tarafından verilen gensoru önergesininin gündeme alınması kabul edilmedi. Gensoru önergesi üzerinde konuşan Adalet Bakanı Bozdağ’ın açıklamaları şöyle:

DARBE GİRİŞİMİ VE OHAL UYGULAMASI
Sözlerimin başında özellikle ifade etmek isterim ki gensoru müessesesi Anayasa’mızda ve İç Tüzük’ümüzde belirtilen esaslar çerçevesinde kullanılmaktadır. Bunu bugün Sayın Başbakanımız da ifade etti. Bu gensoruyu okuduğumuzda da bunu çok net bir şekilde görebiliyoruz. Afaki, soyut, genel değerlendirmeler; daha da önemlisi, ilk defa bir bakana görüşlerini açıkladı diye gensoru veriliyor. Benim bir değerlendirmem var, alınıyor, buraya konuyor ve gensoru konusu yapılıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında her düşüncenin özgürce ifade edilmesini hepimiz savunuyoruz ama bir bakıyoruz, benim kanaatimden dolayı “Bu bakan düşsün.” diye gensoru veriliyor. Meclis tarihinde “Kanaatlerinden dolayı bakanlığını sona erdirelim, bunu düşürelim.” diye gensoru verilmesi var mıdır yok mudur bilmiyorum ama varsa bu en önemlilerinden biri. Benim bildiğim ilk, sordum, böyle bir şey yok ama hayırlı olsun. Meclisimiz çok gensoru gördü, gensoru vasfını taşımadığı için… Ama, bu gensoru vesilesiyle de pek çok konuda itham yapıldığı için bazı hususları gensoru vasfını taşımasa dahi ifade etmek istiyorum.
Saygıdeğer milletvekilleri, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü Türkiye’de yaşandı mı? Yaşandı. Aradan geçen zaman içerisinde bizim 15 Temmuz yaşanmamış gibi hareket etme imkânımız var mı? Bu Meclis bombalandı, pek çok insanımız hayatını kaybetti, pek çok kişi yaralandı, bazıları elini, ayağını, gözünü kaybetti, sakat kaldı; Türkiye’nin demokrasisi, anayasal düzeni, seçilmiş organlarının tamamı yok edilmek istendi. Böylesi büyük bir tehlike ve tehdit geçirdikten sonra, Türkiye âdeta uçurumun kenarından milletimizin birlikte hareketiyle kurtulduktan sonra, Türkiye’yi buraya getiren ve bundan sonra daha büyük felaketlere götürmek isteyen Fetullahçı terör örgütü ve onunla irtibatlı, iltisaklı, üyelik irtibatı bulunanlarla ilgili çalışma yapmamamız, bu konuda herhangi bir adım atmamamız bizim bu Meclise, Anayasa’ya, vazifemize ihanet olmaz mı? Elbette olur. Onun için biz ne yapıyoruz? 15 Temmuz 2016’da ortaya çıkan bu olağanüstü durumdan Türkiye’yi çıkarmak ve olağan duruma behemehâl geçirmek için olağanüstü hâl ilan ettik. Olağanüstü hâl esasında Hükûmetin etkin, hızlı karar alması ve bu kararları netice alıcı bir şekilde süratle uygulaması
için getirildi; Türkiye’yi bu tehlikeden, bu tehditten kısa sürede kurtarmak ve demokrasimizi, millî irademizi, hukuk devletimizi daha fazla tahkim ederek daha güvenli bir şekilde geleceğe taşımak için ilan edildi, yoksa bunları yok etmek isteyenlere güç ve kudret vermek için yapılmadı. Bugüne kadar OHAL uygulamalarına baktığınızda, tamamının anayasal ilkeler çerçevesinde uygulamalar olduğunu ve OHAL’in de bir anayasal müessese olduğunu buradan bir kez daha ifade etmek isterim. Her şey şeffaf bir şekilde ve OHAL’le ilgili, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehdidi önlemeye yönelik zorunlu, acil ve orantılı tedbirler amacına dönüktür ve buna göre adımlar atılmaktadır. Bu son derece önemli ve tarihî görevi Parlamentonun verdiği yetkiyle yapıyoruz, Anayasa’mızın verdiği yetkiyle yapıyoruz, bunu yapmamız da gerekiyor. Demokrasimizi korumak istiyorsak, Parlamentonun bir daha bombalanmamasını istiyorsak, Türkiye’de başkalarının darbe rüyası kurmalarını istemiyorsak Türkiye olarak bu adımları kararlı bir şekilde atmamız gerekmektedir. Bizim yaptığımız da budur. Esasında bu yaptıklarımızdan dolayı takdir edilmemiz lazım, gensoruya muhatap olmamız değil. “Doğru işler yapıyorsunuz. Devleti, milleti, anayasal düzenimizi her türlü tehlike ve tehditten kurtarmak için ciddi kararlar alıyorsunuz. Bunların gereklerini yapıyorsunuz. Milletimize ve devletimize önemli görevler ifa ediyorsunuz.” diye takdir edilmeyi ben beklerdim işin doğrusu. Böyle adımlar atıyoruz. Yaptığımız düzenlemelere baktığınızda bunu net bir şekilde göreceğiz. Devletin içerisinde öbeklenmiş, devlet içerisinde bir devlet yapısı olarak ortaya çıkmış bir yapının siz farkına vardıktan sonra bununla ilgili gereğini yapmakla mükellefsiniz. Türkiye bunun farkına vardı mı? Vardı. Burada çok söylendi, başka zamanlarda da ifade ediliyor, daha önce de bunun farkına varıldı. Çok net söylüyorum: Türkiye’de Fetullahçı terör örgütü üyeleri ve bunun kurucu ve yöneticisi terörist Gülen’in bugünkü anlamda tehlike ve tehdit olduğunun farkına varan tek siyasi lider Türkiye’nin Cumhurbaşkanı -ilk önce varan diyorum- Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Ama, altını çizerek söylüyorum: Bu açıklamaların büyük bir kısmı esasında başı örtülü veyahut da muhafazakâr bir yapı nedeniyle bir karşı duruş, yoksa anayasal düzen Türkiye’de demokrasi, rejim, hukuk devleti için bir tehlike ve tehdit oluşturduğu gerekçesiyle değil, TSK’nın içerisinde başka yerlerde FETÖ’cü diye temizlik yapılırken FETÖ’cüler içki içiyordu ama orada mütedeyyin insanlar FETÖ’cü diye tasfiye ediliyordu.

Şimdi, bakın, bunu çok net söylüyoruz, çok net. Onun için de diyoruz ki bakın, bunun büyük bir tehlike ve tehdit olduğunun farkına biz vardık ve vardığımız andan itibaren de çok net tavır koyduk, çok net tavır koyduk.

Milletimizin hukukunu korumak için, demokrasimizi korumak için, devletimizi korumak için çok net tavırlar koyduk, bir sürü de bedel ödedik ödemeye de devam ediyoruz ama Türkiye’yi Fetullahçı terör örgütü ve diğer terör örgütlerinin unsurlarından -devletin en azından yönetim aygıtını- tamamen temizleyeceğiz, bundan kimsenin ama kimsenin endişesi olmamalı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hiçbir devlet kendi çalıştırdığı insanların terör örgütleriyle irtibatlı, iltisaklı veya onların talimatlarıyla hareket eden birisi olmasını kabul etmez, hele hukuk devletleri asla kabul etmez ne Avrupa’da, ne Amerika’da, ne de başka bir yerde DEAŞ terör örgütü üyesi veya bu örgüte çalışan veya El Kaide terör örgütü üyesi veya bu örgüte çalışan, ona bulunduğu görevler itibarıyla destek veren ve ona yardım yapan, yataklık yapan birini kimse devlette çalıştırmaz. Devletin anayasal düzenine ve devletin hukukuna, devletin yapısına sadakatini her devlet çalıştırdığından arar. Ne yapıyoruz biz? Devletin içerisinde terör örgütleriyle iltisaklı, irtibatlı olduğu değerlendirilenlerle ilgili kararlar alıyoruz, adımlar atıyoruz. PKK’ya veya FETÖ’ye veya başka terör örgütlerine eleman devşirmeye devam etmelerine izin mi verelim? Okullardan daha öğrencileri kandırıp beynini yıkayıp göndermelerine göz mü yumacağız? Hiç kimse şunu söyleyemez: “AK PARTİ Hükûmeti kendine muhalifleri kamunun içinden ayıklıyor.” Bizim yaptığımız çok net: Terör örgütleriye üyelik, irtibat ya da iltisâkı olan ve terör örgütlerine destek verdiği değerlendirilenlerle ilgili adımlar atıyoruz. Bu, idari tasarruflar içindir. Tabii ceza yargılaması için yapılacak şey ayrı,
onun hukuku ayrı. Mahkemeler onun gereği ne ise usul ve mevzuat çerçevesinde elbette yapacaktır ama bunu yapmak bizim vazifemizdir.

Türkiye’de devletin içerisindeki terör örgütlerine destek verenlerle ilgili, bunlarla irtibat, iltisâk kuranlarla ilgili adım atmak bu devletin en temel hakkıdır. Hiçbir devlet teröristlerle çalışmaya zorlanamaz; terör örgütleriyle irtibatı, iltisâkı olduğu değerlendirilenleri kamuda istihdam etmeye mecbur edilemez. Dünyada başka arındırma kanunları da var. Hepsinde aynı şeyi görüyoruz. Biz de aynısını yapıyoruz. Avrupa’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından sonra uygulanan arındırma kanunları ne ise esasında bizim yaptığımızın da ondan pek fazla bir farkı yoktur. Biz de onu yapıyoruz.

YARGI BAĞIMSIZLIĞI

Yargıya ilişkin konuya gelince, yargının içerisinde elbette hâkim ve savcıların bir bağımsızlığı, bir teminatı var. Bizim Anayasa’mızın 138’inci maddesi “Mahkemeler bağımsızdır.” diyor. Hâkimler görevini yaparken Anayasa, kanun ve hukuka bağlı bir vicdanla karar veriyor. Vicdanı bağımsız bırakmıyor. Neden? Vicdan, eğer bir yere bağlı olmazsa rüzgâra bağlı olur, dine, mezhebe, ideolojiye, siyasete bağlı olur; o zaman o vicdan zulme vasıta olur. Anayasa getirmiş, vicdanı sağlam kazığa bağlamış. Nedir o? Anayasa’dır. Nedir o? Hukuktur. Nedir o? Kanundur. Buraya bağlı olacak vicdan, buraya uygun karar verecek vicdan. Aksi takdirde FETÖ’ye bağlı karar verebilir, başka yere bağlı bir karar verebilir. Onun için Anayasa ne yapmış bunu? Getirip buraya koymuş. Hâkimlik, savcılık teminatını niçin veriyor? Yargı görevini yapanlar bağımsız görev yapsınlar? Herhangi bir baskı, korku, tehdit altında kalmadan özgürce ve cesurca karar versinler diye bu yapılmış; yoksa terör örgütlerine üye olsunlar, terör örgütlerinden talimat alsınlar, terör örgütlerinden aldıkları talimat doğrultusunda soruşturma açsınlar, yargılama yapsınlar, karar versinler, tutuklama yapsınlar diye bir teminat değildir bu. Onun için, bunu birbirinden ayırmamız gerekiyor, yapılan da tam budur. Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı çerçevesinde, bu teminatı yok etmek maksadıyla atılan bu adımları, Anayasa’mızın 139’uncu maddesinde meslekte kalmaları uygun görülmeyeceklere ilişkin kanuni bir düzenleme yapıldı, bu düzenlemeye göre adımlar atılıyor, yapılan da tam da mahkemelerin bağımsızlığını korumak içindir, Hâkimlerin tarafsızlığını korumak içindir ve terör örgütüyle iltisaklı, irtibatlı olduğu değerlendirilenlerle ilgili milletten yargıya duyulan olumsuz güveni ortadan kaldırmaya dönük son derece önemli bir adımdır. Yargıya güveni de bu güçlendirmiştir. Yargının içerisinde, davasını görmesi için geldiği bir savcının, hâkimin veya orada bulunan bir yargı mensubunun herhangi bir terör örgütüyle irtibatlı, iltisaklı olduğunu biri değerlendirse ondan rahatsız olurum. Onun için, milletimizi böyle bir şeyle yüz yüze bırakmak doğru değildir. Yargıya güveni, hukuk devletinin gereklerini tam inşa ediyorsak terör örgütünün yargıyı ve hukuk devletini rehin almasına asla izin vermememiz lazım. Bizim de yaptığımız budur, FETÖ’nün yargıyı ve hukuk devletimizi rehin almasına müdahale etmektir. Bu, yargıya müdahale değildir. Onun altını özellikle çizmek istiyorum.

İŞKENCE İDDİALARI

Diğer bir konu, cezaevlerinde kötü muamele ve işkence hususudur. Biraz önce Hakkı Bey de ifade ettiler, Türkiye’nin ceza ve tutukevlerinde kötü muamele ve işkence konusunda sıfır tolerans uygulaması vardır. Ben çok net söylüyorum…
Kim ki, diyorsa ki “Türkiye’nin cezaevlerinde kötü muamele, işkence vardır.” çok net diyorum, cezaevinin adını verin…
“Kime yapıldı?” söyleyin, “Nerede yapıldı?” söyleyin, “Ne zaman yapıldı?” söyleyin. Eğer biz gereğini yapmazsak o zaman gelin, gensoruyu o zaman verin, o zaman. “Biz size şunu söyledik, siz gereğini yapmadınız. Biz adres gösterdik, adrese gitmediniz; isim verdik, yapmadınız.” Genel, soyut değerlendirmeler yapıyor.
Cezaevlerine gidelim, tek tek gezelim, var mı yok mu? Ya biz “Yok.” diyoruz. O zaman aksini iddia eden diyecek ki: “Var, adı da Ali, Veli, Bekir, Hasan, şu. Falan yerde oldu, şu zaman oldu.” Biz gereğini yapmazsak bize gensoruyu o zaman vereceksiniz. Şimdi biz diyoruz: “Bunu yapın.” İsimler var. Birim kurdum ben şimdi Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünde, hem İnternet medyasını hem de bütün medyayı her dakika tarıyorlar, bu konuda çıkan bütün haberleri -aslı var, yok- inceliyorlar ve ona göre de açıklamalarını yapıyorlar. Aslı varsa üzerini örtmeyiz, örttürmeyiz de derhâl müfettiş gönderiyoruz hem Bakanlığımızın Teftiş Kurulu var hem CTE’nin kontrolörleri var hem Cumhuriyet savcıları var; bütün bu kanalların üzerinden işin üzerine gidiyor ve gereken neyse onu tereddütsüz yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz. Biz buna tolerans gösteremeyiz. Ama isim yok, adres yok; var. Nereden çıktı son bir iki aydır bu? Çok net söylüyorum, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün başarısızlıkla sonuçlanmasının arkasından hem Fetullahçı terör örgütünün kurucusu, lideri, terörist Gülen hem de bölücü terör örgütü PKK iş birliğiyle uluslararası alanda ve Türkiye’nin içerisinde “Türkiye’nin cezaevlerinde kötü muamele ve işkence vardır.” propagandası başlatıldı, kampanyası yürütülüyor. CPT geldi, cezaevlerini gezdi, bana bazı şeyler söylediler. “İsim verin, üzerine gideyim.” dedim. “Gizli.” dediler, isim vermediler. Ben şunu çok net söylüyorum bakın, burada, Genel Kurulda da söylüyorum: Hangi cezaevinde, nerede, kime, isim varsa, lütfen, cumhuriyet savcılıklarına bildirin, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne bildirin, Adalet Bakanı olarak bizzat bana bildirin; üzerine gideceğiz, kimsenin gözünün yaşına bakmayacağız, bakılmasına da izin vermeyeceğiz. Cezaevlerindeki herkes bize emanettir, ailesinin bize emanetidir. Onların sağlıklarından da biz sorumluyuz. Onların her türlü ihtiyacını gidermekten de biz sorumluyuz. Burada bir eksiklik varsa üzerini örtmeyiz, örttürmeyiz, örtülmesine, örttürülmesine de asla izin vermeyiz.
Ben, çıkan haberleri incelettim. Şimdiye kadar incelettirdiklerimde aslı olan bir şey çıkmadı. Çıktığı zaman da -çok net söylüyorum- hiç toleranssız üzerine gideriz, kamuoyuna da açıklarız, “Şurada var, üzerine gidiyoruz. Şunu yaptık, bunu yaptık.” Bundan sonra da Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğündeki bu birimi herkesin takip etmesini istiyorum çünkü bütün açıklamalar oradan ayrıca yapılacaktır.

Cezaevleri izleme kurullarına da izin veriyoruz, hepsine veriyoruz. Hiçbir sıkıntı yok. İzleme kurullarını biz lağvettik, yenileri kuruldu, şu anda faaliyete başladılar. Bir sıkıntı yok. İnsan Hakları Eşitlik Kurumu inceleyebiliyor, Ombudsman var, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru denetimi var, Meclis İnsan Hakları Komisyonu var, savcıların denetimi, infaz hâkimliklerinin şikâyet, itiraz üzerine yaptıkları denetimler var, alabildiğine bir denetim var. Biz, bundan hiç kaçmadık, hiç de kaçmıyoruz, kaçmaya da niyetimiz yok çünkü en güçlü olduğumuz yer burası, bunu göstermekten biz niye kaçınalım? Hiçbir endişemiz yok. Bunun, bu konunun büyük bir kampanya olduğunu buradan özellikle ifade etmek isterim.
Cumhurbaşkanımızın görev ve yetkileri Anayasa’da belli. Neye göre görevini yapıyor Cumhurbaşkanımız? Anayasa’ya göre görev yapıyor.
Bak, kim tarafından yerine getirilir? Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir. Anayasa ikisine beraber vermiş, ayırmamış da, “…ve…” demiş. Siz bu maddeyi yok mu sayıyorsunuz? Var burada. 104’üncü madde “…Devletin başıdır.” diyor, “…Devlet organlarının uyumlu olmasını, Anayasanın doğru uygulanmasını gözetir.” diyor, önemli görevler veriyor. Yasamaya, yürütmeye, yargıya dair, orada bir dizi görevler var. Ne yapıyor Türkiye’nin Cumhurbaşkanı? Anayasa’daki yetkilerini Anayasa’ya uygun bir şekilde kullanıyor. Muhtarlarla toplantı yapmasına Anayasa’nın bir engeli var mı? Yok. Açılış yapmasına bir engeli var mı? Yok. Bir toplantıya katılmasını Anayasa yasaklıyor mu? Yok. Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmasına anayasal engel var mı? Yok. Anayasa yetki veriyor. Sayın Sezer kullanmamış. Kullansaydı. Mani bir hâl var mıydı? Yoktu. Başka cumhurbaşkanları kullansaydı. Var mı mani bir hâl? Yok.
Bakın, 10 Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanını halkın seçmesinden sonra Türkiye Cumhurbaşkanının Anayasa’da var olan bu yetkilerinin hepsini kullanması onun zaten Anayasa’dan kaynaklanan hakkı olduğu gibi, bir de milletin ona yüklediği büyük bir sorumluluktur. O sorumluluğun gereğini yerine getiriyor. Benim söylediğim Türkiye’nin realitesini görmek açısındandır. Geçmişte de söyledim. Yoksa “Cumhurbaşkanı Anayasa’ya aykırı davranıyor.” demedim. Sayın Cumhurbaşkanı Anayasa’ya uygun davranıyor ve Anayasa’ya uygun Türkiye’nin yönetiminde kendi yetki ve görevlerini yerine getiriyor.”